×
DENEMELER

Gün 24 Saat Değil 1 Saniye

Yazan: Abdullah Demir • Şubat 04, 2026
Kendimi sürekli bir sonraki günün nasıl olması gerektiği düşüncesi içinde buluyorum; bir gün önce yaptığım hataların geleceği ne kadar etkileyeceğini ve beni, hayal ettiğim o noktadan ne kadar uzaklaştıracağını hesaplıyorum.

Zihnim; tıpkı yukarıdaki cümlenin karmaşıklığı, anlamındaki kopukluklar ve zor okunuşu gibi düşünüyor, yaşıyor, bağırıyor ve koşuyor.

Her gün aynı yerde, aynı saatte; o kesik ses, boğuk duman ve beynimin kıvrımlarını anımsatan yiyeceklerle kuruluyor, gıcırdıyor ve öylece tekrara düşüyorum. Korkularım, sanki yeni zımparalanmış bir demir gibi parlıyor. Oysa hiç sönük kaldığını, hiç pas tükürdüğünü hatırlamıyorum. Korkularımı sürekli çalıştırarak, pas tutmalarını bizzat ben engelliyorum.

Bir günün içinde birden çok mesele olduğunu biliyorum. Şayet gün dediğimiz mefhumun zamanlarını bu meselelere bölsem, vaktimi o standart koşulmuş 24 saatlik dilimin dışına taşırmam gerekir.

Örneğin; ışığın renginin tonu... Bakın rengi demiyorum, o rengin tonu. Bu, yaşamak için bir mesele midir? İnsanlar, bir ışık tonunun yanında ne kadar önemlidir? Sen, masandaki o kuru etin gölgesini daha güzel görebilmek için bir renk tonu seçiyorsun. Ama yamacındaki insanın, balkonunun altından gökyüzüne baktığını; senin balkonunun ise o gökyüzünü engellediğini fark etmiyorsun. Gökyüzüne hayranlık, balkonuna lanet yağdıran o insanı görmüyorsun.

Yemeğin, daha doğrusu pırasanın içindeki o böceği gördüğümde; midemi mi, böceğin kitinini mi, çıkardığı sesi mi, yoksa özünü mü düşünüyorum? Belki de sadece, o böceğin benim masama gelmiş olmasındaki ince varoluşsal problemi düşünüyorum.

Bakıyorum ve soruyorum: "Hey, sen bunu neden yıkamadın?" Cevap geliyor: "Ben onu bütün özü itibarıyla temizledim." Hayır, sen onu yıkamadın. Şimdi yeşilliğin içindeki kırmızıyı, beyazın içindeki başka bir ton beyazı, bir tonun içindeki o gizli tonu yıkarken ayırt edemiyor musun? Bizim birbirimize çarptığımız bu iletişim eksikliği, okullardaki o "küçülmüş avukatların" bir göstergesi haline geliyor. Oğullar küçülüyor, sadece savunuyor, asla kabul etmiyor ve öylece yemek yapıyor.

Kendimi sürekli bir gün sonrasının nasıl olması gerektiğini düşünürken buluyorum. Oysa bir saniye öncenin aslında "bir gün öncesi", bir saniye sonrasının da aslında "bir gün sonrası" olabileceğini düşünmüyor ve hayatı sayılara indirgeyerek yaşamıyorum. Şimdi anlatabiliyor muyum? Vakit dediğimiz şeyin aralığının neden saniye, milisaniye, saat veya dakika cinsinden uzun olmasını tercih ediyoruz? Bir şeyin "üzerinden geçmesi" için neden günlere, yani saatlerin 24'te çarpışmasına ihtiyaç duyuyoruz? Bir saniye öncesi ya da bir saniye sonrası; bir yıl öncesi ya da bir saniye sonrası... İşte, mesafe sadece bu kadar.

------------------------------
Yazar: Abdullah Demir
Instagram: abdullah.sekans
Tür: Eleştiri