5 OCAK 2081'DE ÖLDÜ
5 Ocak 2081'de Öldü
Yazan: Abdullah Demir • Ocak 23, 2026
Bölüm 1: Saat Gece Yarısı 01:39 - Çalışmak
Küçükken, henüz teknoloji dediğimiz şeyin sadece bir butona tıklamak olduğunu bildiğimiz zamanlarda, ben bir ışık bükücü cam ile tahtaya çizdiğim mahalle takımımızın adını hatırlıyorum: Yıldızlar Futbol Kulübü. Neden adını Yıldızlar koymuştum acaba? Hepimiz birer yıldız mıydık, yoksa yıldızlara olan bir inancımız mı vardı?
Hayır, tabii ki böyle bir dünyanın, böyle bir toplumun yöneticilerinden başka bir şeye inancı olup olmadığı konusunda tartışma yapmak isterim şu an; fakat tartışma yapmanın da artık o kadar elverişli bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sadece babaannemi düşünmek istiyorum biraz.
Diyor ki: "Bu hoparlörlerden gelen ses Polya’nın sesi."
Aslında benden bahsetmiyormuş, bunu biraz geç öğrendim. Aslında kocasından bahsediyormuş. Benim adım, dedemin adıydı; dedemin adı da Polya’ydı. Ve her hoparlörlerden çıkan sesi duyduğunda, 55 yaşına rağmen —pardon düzeltiyorum, 54 yaşına rağmen— pencereye doğru yaklaşır, hoparlörlerden çıkan sesi dinlerdi. En iyisi, sesini hoparlörden çıkan sese benzettiğini düşünürdü.
Ben de Göstük Mahallesi 13 numaradaki o tek odalı evin penceresinin önünde oturur, hoparlörden yayılan o sesi dinlerdim. Hâlâ seviyorum bu sesi, her zaman da sevdim. Belki de bu yüzden, elime geçen o eski, sayfaları sararmış kitapları karıştırırken arka planda hep bu ses olsun istiyorum.
O kitaplarda yazanlar... İnanması güç. İnsanlar, eskiden doğduktan neredeyse on beş yıl sonra ergenliğe adım atıyorlarmış. On beş yıl... Oysa biz? Anne karnından sıyrılıyoruz ve zaman bizim için çıldırtıcı bir hızla akmaya başlıyor. Birinci günün sonunda bir metreye, ikinci gün bir buçuğa, üçüncü günün şafağında ise yüzümüzde beliren o ilk sakallarla, gelişen kaslarımızla on beş yaşındaki o yetişkin görünümümüze ulaşıyoruz.
Sanırım 2026 yılındaki o büyük yapay zeka devriminden bir gün sonraydı; yeni doğan her çocuğu üç günde on beş yaşındaki çocuk seviyesine getirmeyi biliyorlardı. Ardından normal olgunlaşma seviyesi olarak ilerleyebiliyorduk artık.
Eskiden on beş koca yıla yayılan o sancılı büyüme evresini, biz üç güne sığdırıyoruz. Bedenimiz bir genç iriliğine erişse de aklımız henüz bunu kavramaya çalışırken... Bu nasıl mümkün olmuş? Aklım almıyor; o eski insanlar, bir ergenliğe erişmek, bir kadının tenine dokunabilmek için on beş yaşına kadar... on beş yıl boyunca nasıl sabretmişler? Zamanın bu kadar ağır aktığı bir dünyada nasıl delirmemişler?
Bunu şu an söylüyor olmam biraz tedirgin edici. Eski kitaplara ulaşmak, onları okumak ve bazı sayfaları çevirmek biraz suç sayılıyor. Şu an bu suçu işliyor muyum, bilmiyorum. Şu an işlediğim suçu umursuyor muyum, bilmiyorum. Sonuç olarak, hayatımın sonuna 4 gün kalmış olmasının verdiği ağırlık, okumama engel olmuyor.
Şu an okuduğum yasaklı kitaplara ise "Teksir Sayfaları" adı veriliyor. Kim Teksir Sayfaları'na bakıyorsa çok büyük cezalara uğruyor. M Metal bizi geriye doğru yaşlandırma cezasına çarptırıyor. Dört gün... Küçülüyorsun, geriye doğru yaşlanıyorsun ve ölüyorsun. Bu süreç sanırım üç gün sürüyor; tam manasıyla da hatırlamıyorum çünkü kimse Teksir Sayfaları'nı çevirmeye yeltenmiyor.
Belki de Kumluk Meydanı’nda tüm sakladığım Teksir Sayfaları’nı getirip bağırarak okumalıyım. Çünkü dört gün sonra ölmek ile üç gün içerisinde geriye doğru öldürülmek arasında bir fark var mı, gerçekten ölçemiyorum.